18 Mayıs 2010 Salı

MERSİN GEZİSİ

Yeniden bir başka günden merhaba,
Kısa bir süre önce blogumu inceleyen sevdiğim bir arkadaşım neden gezdiğin yerleri yazmıyorsun, oraları ve deneyimlerini paylaşmıyorsun demişti, bu bana b iraz uzak bir düşünce olduğu için düşündüm ve dediği gibi yapmaya gezdiğim yerler sanki çok olcakmış gibi :) paylaşmaya ve izlenimlerimi yayınlama gereği duydum. Arkdaşımın kulağı çınlasın...



Bu hafta sonu Mersine gitmiştik arkadaşlarla ve benim ilk kez güneye doğru yol alışımdı bu yolculuk. Güzel geçti, değişik yerler ve insanlar gördük. Değişiklik oldu. Mersin çok güzel bir il biraz kozmopolit demişlerdi arkadaşlar, sahil kenarını gördük bir sadece zamanımız yoktu pek. Orada Ford-Alfa Romeo servisinin bitişiğinde bir akaryakıt istasyonu var o işyerinin sahibi bize çok yakın davrandı, çok sevecen iyi bir insandı adını ve akartakıt istasyonunun ismini alması aklıma o an gelmedi ama anılarımda. Diğer yandan birlikte gittiğimiz arkadaşın okul arkadaşı karşıladı bizi birlikte kahvaltı ettik. Mersinin Sıkma'sı meşhurmuş ben bilmiyordum. Bizim gözleme gibi içerisine peynir katıyorlar sonrada onu börek gibi yuvarlıyorlar çok güzel bi yiyecek oluyor. Hamur işi sevenlere ideal. Daha sonra yolumuza devam ettik. Yolumuz Silifkeye kadar uzanıyordu. Silifke denince akla hemen "Silifkenin yoğurdu, kız seni kimler doğurdu" geliyor değil mi? :)


Yol üzerinde Kız Kalesi vardı ve biz burayı epey bi gezdik. Antik denecek bir yapı ve ilginç bir efsanesi var. İçerisinde bir kilise ve yıkılmış binanın mozaikli desenleri var denizin ortasında güzel bir yapı... Restore edilmiş yakın zamanda sanırım. Kız Kalesinin fotoğraflarını da çekmeyi ve anı olarak muhafaza etmeyi unutmadım :)



Ok atmak için dikey yerler yapmışlar. Efsanenin aksine Kız Kalesi beldesindeki şehri korumak amacıyla yapılmış bir kale.
Efsanesi de şöyle: Zamanın padişahına kahinler kızının yılan sokması nedeniyle öleceğini söylüyorlar. Padişahta düşünüyor taşınıyor kaşınıyor bir kale yaptırıyor. Kızını bu kaleye koyuyor. Amaç yılan sokmasın. Ancak yine ecel tecelli ediyor kaleye gelen sepetlerin birinde yılan geliyor ve kızı sokup ölümüne neden oluyor. Googleden de araştırdığınızda bulunur sanırım.



Daha sonra Susanoğlu beldesine geçtik. Güzel bir yer. Sanlı insanları var cana yakın sahili güzel. Ancak daha sezon açılmamış mış açılında daha yoğun olurmuş. Suyu harika ama sahilin dalgaların en son geldiği yere yakın olan bölümünde bize yakışmayan çöp pislikleri bira şişeleri, çöp poşetleri, cips poşetleri var onun haricinde güzel herşey.

Yolda yemekte yedik yemek zevklerini çok beğendim ve çokça hoşuma gitti. Sipariş verdiğiniz yemekten ziyade yan mezeler doyuruyor insanı bizim iç anadoluda böyle bir kültür yok. Yemek yanına en fazla salata verirler oda söylerseniz. Bence büyük eksiklik.
Gelirkende çok güzel yolculuk ettik her ne kadar yorucuda olsa...
Güzeldi, insanın yeni yerler görmesi daha farklı oluyor. Ne dersiniz...

9 Mayıs 2010 Pazar

KADARDIR


Bardağı taşıran
Şu son damlanın
Taşımdaki payı,
İlk damla kadardır

Ne suçla son damlayı
Ne de bir misyon yükle
Tut ki taşacak bardak
Okyanus kadardır

Ne damlalar damladı yüreğime
Taşmadı, taşmayacak
Sandığın her gerçek
Gördüğün kadardır

Sana kim öğretti yüzmeyi
Balıklı'da kim tuttu belinden
Attığın her kulaç
Yüzdüğün kadardır

Tanımadan sevme kimseyi
Tanıyınca sevmeyebilirsin çünkü
Sevdiğin her insan
Bildiğin kadardır

Tanıyıp da sevseydin beni
Zaten tanıyınca olur bu iş
Attığın her yanlış adım
Gittiğin kadardır

Gözlerinden akan her damla yaş
Taşırır yüreğimi
Ağlayan her göz
Güldüğü kadardır

Gözlerimden akan her damla yaş
Taşırır mı yüreğini?
Rakamlar hayatımızda
Saydığımız kadardır

Uzay entarisi sözüm söz
Belki Seksen yaşımızda
Verdiğim her söz
Tuttuğum kadardır

Bana ömrünü verdin
Saçının koyu kızılını
Yaşattığım her acı
Tattığım kadardır

Sana hiçbir şey vermedim
Saçımın siyahını bile
Yaşattığın her acı
Tattığın kadardır

Şiirlerimi versem, biliyorum
İtersin elinin tersiyle
Okuduğun her şiir
Yazdığım kadardır

Sanırım ayrılıyoruz
Yapacak bir şey yok gibi
Verilecek her karar
Aldığın kadardır

Naci Elmalı

5 Mayıs 2010 Çarşamba

ATLARI DA KANDIRIRLAR...



Uploaded with ImageShack.us
Jimmy, Buddy adındaki atını yularından tutmuş, kasabaya gidiyordu. Birden, birkaç adım ötesinde otomobil yolun kenarındaki çukura düştü. Jimmy bir solukta koşarak, otomobilden çıkmaya çalışan genç sürücünün yardımna geldi.
Sürücü kazadan yarasız kurtulmuş, otomobili çukurdan kalmıştı.
“Onun da bir çaresine bakarız” dedi Jimmy ve atını getirdi, bulduğu bir halatın bir ucunu Buddy’nin beline bağladı, öteki ucunu otomobilin sağlam bir yerine bağladı ve “Haydi Nelly, çek bakalım yavrum” diye bağırdı. At, yerinden kıpırdamadı bile. Jimmy bu kez, “Haydi Buster” diye bağırdı. “Haydi Buster, göster kendini...” At yine kıpırdamadı yerinden. Jimmy bu kez, atına adıyla seslendi: “Haydi Buddy, asıl yavrum, çek yavrum...”
At adını duyar duymaz birden harekete geçti ve ileri bir hamle yaparak otomobili çukurdan kurtardı.
Kazayı yapan genç olanlara akıl erdiremedi.
“Karşılık vermeyeceğini bilmenize karşın, atınıza iki kez neden başka adla seslendiniz?” diye sordu.
Jimmy işin püf noktasını açıladı:
“Buddy’nin gözleri görmez” dedi. “O iki ismi, onu şaşırtmak için söyledim. Buddy otomobili tek başına çekeceğini anlasaydı, kılını bile kıpırdatmazdı.”

PaidVerts
my space statistics